BOYDAN BOYA
Parmaklarımı tellere sürdüğümde çıkan o sesi
seviyordum. Markete her gidişimde vazgeçemediğim bir alışkanlıktı. Kabarık
siyah montumun fermuarını boğazıma kadar çekip, kulak hizamdaki koyu siyah saçlarımı
tek elimle düzelttim. Telefonumda çalan şarkının ritmini tutarak sokakta
ilerlemeye başladım. Oldukça sakin ve sessiz bir hayatım vardı. Genelde siyah
giyinip dikkat çekmemeyi yeğlerdim. Hayatımdaki tek dostum penceremin önündeki
kasımpatılardı.
Market kapısını omzumla ittirip içeri girdim.
Dışarıdaki soğuk havaya kıyasla içeride bunaltıcı bir sıcaklık hakimdi.
Dolaplara doğru yürüyüp içeceklere baktım. Bir aile içeri girdiğinde kapının
gıcırdama sesi tüm markette yankılandı. Gülerek yanımdan geçtiler ve ben yüreğimdeki
derin bir özlemle onlara baktım. Asla bu kadar mutlu olamayacaktım… Kasaya
ilerledim. Yavaş hareket eden kasiyer, buraya her gelişimde sinirlerime
dokunuyordu. Beni görünce yüzünü ekşitip önüne döndü. Bunak kadın!
Beklerken müziğin sesini biraz daha açıp dükkandan dışarı baktım. Camlardan yansıyan güneş ışığı asfalt yolda ışık huzmesi oluşturuyordu.
İrkilerek acıyla karışık bir ses çıkardım. Kasiyer kadın elindeki kalemi
parmağıma batırmıştı. “Artık parayı verecek misin!” Kafamı sallayıp parayı
uzattım. Dışarı çıktığımda elimi incelemeye başladım. Mürekkep parmaklarıma
yayılmıştı. “Ah... Sevmiyorum bu kadını”. Elimi cebime sokup gün batımının
huzursuzluğunda eve doğru ilerledim.
Anahtarı çevirip içeri girdim. Kapıyı arkamdan
ayağımla kapatıp montumu astım. Koridor boyu ilerlerken bir şey beni durdurdu.
Parmağıma bulaşan mürekkep tırnaklarıma kadar ulaşmıştı. Lavaboya doğru koştum.
Elimdeki boyayı çıkarmaya uğraşıyordum. Faydası olmuyordu. Aynaya bakıp derin
bir nefes aldım. “Tamam. Sakin ol. Hepsi geçecek. Sadece bir rüya ve birazdan
uyanacağım.”
Bu düşüncelerle yatağıma yattım. Olabildiğince
elime bakmıyordum. Bir süre sonra uykuya dalmıştım. Uyandığımda güneş daha yeni
doğuyordu. Yatağımdan kalkıp yüzümü yıkadım. İrkilerek geriye sendeledim.
Mürekkep kolumun yarısına kadar ulaşmıştı ve her saat daha da çok yayılıyordu.
Tırnaklarıma baktım. Siyah, kuru ve cansız... Dokunduğumda kırılıyorlardı. O
sırada kırılan tırnağımdan akan boyayı fark ettim. Yavaşça tırnağımı kaldırdım
ve yeşil boyanın akmasına izin verdim. Çekmeceden kerpeteni aldım. Bulduğum ilk
taburenin üstüne oturdum. Son bir kez elime baktım. Kerpetenin ucunu tırnağıma
götürdüm. “Yapabilirim. Ne kadar acıyabilirdi ki?”. Baş parmağımdaki tırnağı tutup sıkıca çektim.
Acı yoktu. Kanın akması gerekirken renkli boyalar akıyordu. Kalan tırnaklarımı
da söktüm. Havaya doğru kaldırıp akan boyaya baktım. Bu çok ilginçti. Hatta
ilginç kelimesi bunun için çok yetersiz bir kelimeydi.
Koşarak dışarı çıktım. Parmaklarımdan akan
boyayı, üzerine bastırarak durdurmaya çalışıyordum. Köşeyi dönerken bir adam
önüme çıktı ve yanlışlıkla boya ona da bulaştı. Bulaşan yer önce maviydi. Sonra
o da kurudu ve siyah bir renge dönüştü. Özür dileyerek oradan uzaklaştım. Şehir dışına doğru harabe bir bina
vardı. Oraya gidecektim. Marketin önünden geçerken kasiyer, bunak kadın,
bana bakıyordu. Gülümsedi.
Durmadım. Koşmaya devam ettim. Tellere
vardığımda içeri girmek için bir yer aradım. Bulamadım. En iyi seçenek
tırmanmaktı. Binaya girdiğimde etrafa bakındım. Buraya daha önce de gelmiştim.
Duvarlar soluk ve dökülüyordu. Dokundum. Duvara mor ve sarı renkler yayıldı.
Geriye doğru çekildim. Kollarımı yanlara doğru açıp duvarlara dokunarak koştum.
Boyalar duvarla birleşip görsel bir şölen sundular; kırmızı, turuncu, sarı,
yeşil, mavi ve mor.
Üstümdekileri çıkardım. Koşarak çatıya çıktım.
Tüm bedenim boyayla kaplanmıştı. Uca doğru yürüdüm. Bastığım her yer renklerle
dolup taşıyordu. Artık boya içime sığmıyor, dışarı taşıyordu; kulaklarımdan, burnumdan…
Aşağı baktım. Yeterli yükseklikteydim. Şehre
karşı oturdum. Üstündeki kapalı bulutlar güneş ışığını engelliyordu. Yanımdaki
cam parçasına uzandım. Bir tanesini elime alıp sivri tarafını bileklerime
sürdüm. Boya delicesine damarlarımdan akıyordu. Diğer bileğime de aynısı
yaptım. Fışkıran boyalarla birlikte kollarımı iki yana açıp bedenimi boşluğa
bıraktım.
Çarpmanın etkisiyle boya etrafa sıçradı ve
yayılmaya devam etti. Artık özgürdü şehre güzelliğini göstermek için. Gözlerimi
kapattım. Burnuma havadan düşen su, yağmurun habercisi oldu. Onu takip eden
diğer damlalarda hızlıca yere iniyordu. Işık gözlerimi mayıştırıp renklerini
şehre sundu. Gözlerimi açtığımda karşımda muhteşem bir gökkuşağı vardı.
Yorumlar
Yorum Gönder